Bu mesele aslında çok derindir ve hangi kesimin bu konuyla ilgili ne diyeceği hiç belli olmaz. Örneğin, komünistler Filistin’i ülkemizdeki dindarlardan daha çok önemserler. Öteki taraftan “Milliyetçi Mukaddesatçı”lar da bu konuda komünistlerle hemfikirdir. Sadece Milliyetçiler tarafsızdır daha doğrusu tam bir fikir ittifakı içinde olmamak ile birlikte Ulusalcılar ve sosyal demokratlar ile birlikte “konu Türkiye ile alakasız bize düşmez” derler. Bugünkü durum budur.
Peki tarihte ne yaptık? Türkiye’de artık bir devlet politikası olmadığı için devlet politikasından bahsetmek yersiz ama eskiden Türkiye’de bir devlet politikası ve hükümetten hükümete partiden partiye değişmeyen bir dış politika vardı.
Öncelikle şunu başlamadan belirtmede fayda var son zamanlarda sanıldığının aksine Türkiye hep İsrail karşısında el pençe divan durmadı. Hatta göreceğiz ki ilişkiler bugün yatatılan algıdan çok uzak bir çizgide seyirmiştir.

İlişkilerin Tarihi
Türkiye İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesidir. İlk başta oldukça sıcak başlayan Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail Devleti’nin 1956 Süveyş Krizi’nde aktif rol alması ile darbe almıştır. Çünkü İsrail bu tutumuyla kendisinin yerleşimine muhalefet etmiş Mısır’a ilk fırsatta batılı devletlerle birlikte saldırmış ve Ortadoğu’daki barışı tehdit eden bir ülke olacağının sinyalini vermişti. Türkiye neticede İsrail’i kınadı ve BM’de ateşkes lehine oy kullandı.
Bugünkü perspektiften Adnan Menderes hükümeti bu dönemde İslami bir kaygıyla Israil’e karşı duran ilk devlet büyüğümüz olduğu gibi bir algı yaratılıyor ancak aynı Adnan Menderes Süveyş Krizi’nden sonra ilişkileri düzeltmek için yoğun çaba göstermiş hatta bu devletle 1958’de gizli görüşmeler yapıp istihbarat anlaşmaları elde etmiştir.
Küçük bir parantez. Komplo teorisyenlerine göre burada anlatacağımız her olayı dindarların İsrail karşıtı tutumuyla bağdaştırmak mümkün. Örneğin az önce bahsettiğimiz gizli anlaşmaları Türkiye adına ileride darbe yapacak generallerin planladığı ve tatbik ettiği bunların Siyonist olduğu vs. söylenir. Doğrudur bu görüşmelere darbeci subaylar katılmıştır. Ancak askeri anlaşmaya da manav Ahmet katılacak değildi. O kişiler o dönemin en yüksek rütbeli askerleriydi. Bu saçmalıklarla ilgili tekrar açıklama yapmayacağım ve bunları yok sayarak yazıma devam ediyorum.
İlişkiler 1963 yılından itibaren tekrar düzelmeye başlamış, Süveyş Krizi’nde maslahatgüzarlığa indirgenen temsilcilik seviyesi elçiliğe yükseltilmişti.
Türkiye ve İsrail arasındaki sonraki kırılma yine bir İsrail-Arap Savaşı ile 1967 yılında gerçekleşmiş (6 Gün Savaşları ) ve ilişkiler yine yara almıştır. Bu savaşla İsrail Kudüs’ün doğusunu işgal etmiş bulunuyordu. Ancak bu sefer yalnızca elçiliğin seviyesinin düşürülmesi ile yetinilmişti. Çünkü Arap devletlerinin durumu Süveyş Krizi ile iyice doğu bloğuna kaymıştı ve askeri olarak batı bloğuna dahil olan Türkiye MNNA olan İsrail’i çok zor durumda bırakmak istemedi. Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’leri ilişkileri azaltma talebini reddetti.
Bu yıllarda Türk komünistler Filistin’e oradaki anti emperyalist-kapitalist savaşı desteklemeye gidiyorlardı. Hatta Deniz Gezmiş’in de bir dönem Filistin’de bulunduğu iddialar arasındadır. Bununla ilgili bir de kitap bulunmaktadır.

1975 senesinde Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’in Siyonizmin bir tür ırkçılık olduğu kararına olumlu oy vermesi ise yine Türkiye ile İsrail arasında soğuk rüzgarların esmesine neden oldu.
İlişkiler tam düzeliyor derken 1980 senesinde İsrail Kudüs’ü daimi başkenti ilan etti. Bu noktadan sonra Türkiye ile İsrail arasında 9 yıl sürecek gerilimli bir dönem yaşandı. 1989’da ilişkilerin düzelmesi adına ilk adımı Türkiye attı ve İsrail’in BM temsil engelinin kaldırılmasına olumlu oy verdi. 1991’de ilişkiler yeniden büyükelçilik seviyesine getirildi. 90’larda buzlar eridi ve iki ülke Madrid Konferansı’ndan sonra iyice yakınlaştı. Taraflar 1994’te güvenlik, 1996’da askeri alanda eğitim ve işbirliği anlaşması imzaladı. Savunma sanayinde işbirliği ve serbest ticaret anlaşmalarının ardından Türkiye, İsrail ve ABD donanmaları 1998’de Akdeniz’de ortak tatbikat düzenledi.
2000 ve sonrası ise hepimizin bildiği kısmıdır. İki ülkede de ortaya çıkan din fanatiği akımlar gereksiz yere ilişkileri sıkıntıya soktular.
Günümüz ve Nasıl Olmalı?
Görüldüğü gibi Türkiye sağ ve muhafazakar iktidarlar dönemlerinde İsrail ile ilişkilerini güçlendirmiş, sol ve Atatürkçü iktidarlar dönemlerinde ilişkilerini zayıflatmıştır. Elbette bu yalnızca bir tesadüftür çünkü Türkiye İsrail gibi komşu ülkeleriyle her ne kadar hep iyi anlaşmaya çalışmış olsa da yerine göre de sert davranmaktan çekinmemiştir. Bu Türkiye’nin – eski Türkiye’nin – dış politikası idi.
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Mustafa Kemal Atatürk – Atatürk’ün millete beyanmamesi 1931
Artık diplomasimize akıl öncülük etmiyor. Duygular ve yanlış hedefler öncülüğünde savruluyoruz. İslam liderliği, Osmanlıcılık, İslamcılık, Hilafetin yeniden ihyası, Büyük Ortadoğu Projesi vs büyük lafların altında eziliyoruz. İslam dünyasının sırtını döndüğü, Avrupa’nın ve NATO’nun Türkiye’yi dışladığı bir dönemde İsrail gibi bir ittifakı reddedip ölü bir davayı müdafaa ediyoruz.
Türkiye aklını başına devşirmelidir. Arapların bile terk etmek için fırsat kolladığı bir davayı diri tutmaya çalışmak Türkiye’ye bir şey kazandırmaz pek çok şeyi götürür. Daha önce Mısır ve Ürdün İsrail ile normalleşmeyi başlatmıştı. 13 Ağustos 2020 itibariyle İbrahim Anlaşması ile BAE de İsrail ile aralarını düzeltmeye başladı. Bunu Suudi Arabistan takip edecek.
“Ayıdan post Arap’tan dost olmaz.”
Türk Atasözü
Türkiye’nin Filistin Diye Bir Davası Yoktur

Filistin davası Türkiye için İslam liderliği davasıdır aslında. Çünkü Filistin meselesi tüm İslam devletlerinin aralarında birleşebildikleri ender konulardan biriydi. Buna öncülük etmek İslam dünyasında söz sahibi olmayı sağlayabilirdi, sağlayamadı. Başını Suudi Arabistan’ın çektiği Arap devletleri bu davayı yıpratarak buradan söz sahibi olmak isteyen İran ve Türkiye gibi devletlerin önünü kesmeye başladı. Çpok anlaşılabilir olarak Araplar içişlerine başkalarının karışmasını ve nüfuz sahibi olmasını istemiyorlar.
“Araplar yıllarını Filistin davasıyla kaybetti. Sonuç, lafta kalan ve sonuçsuz bir hüsran oldu.”
Suudi Arabistan’da devlet destekli yayınlanan Mahrac 7 dizisinden bir replik 2020
Türkiye mazlumların savunucusu değildir. Türkiye, yalnızca Türklerin savunucusudur. Gerisi yalnızca pragmatist diplomasinin işidir. 3 kız çocuğunu okuyan, 1 oğlunu da uzman çavuş (paralı asker) olarak devlete emanet eden sakat babanın 568 lira sakat maaşı aldığı bir ülke paraları ne idüğü belirsiz Araplara harcayamayacağı gibi koskoca bir Türk diplomasisi de çöl bedevilerini etkilemek için kullanılamaz.
“Bizim bu başımıza gelenler ve gelecekler, Osmanlı Devleti’ne karşı işlediğimiz günahın ilahi cezasıdır.”
Şerif Hüseyin – Şevket Süreyya’ın Türkiye Büyükelçisi Celal Karapınar’dan aktardığına gör
Filhakika Türkler zaten Filistin için Birinci Cihan Harbi’nde en ön safta savaşmışlardır. Türklerin bu lütfuna Araplar yalnızca ihanet ile karşılık verdiler. Türklerin Kudüs için savaşları 1.000 yıllık geçmişi olan bir hadisedir. Türklerin tarihsel görevi ne kadar zaman daha Arap koruyuculuğu olacak?
“Osmanlı’ya başkaldırıp ihanet eden Filistin, bugün bu ihanetini canıyla ve malıyla ödemektedir.”
İlber Ortaylı
Burada bahsettiklerim bir hoşnut olma ya da intikam sevdası değildir. Yalnızca Filistin’in durumuyla ilgili bir Türk’ün vicdani azap çekmesi veya devletinin kendisini riske atmasının gereksizliğidir.
Sözlerimize şu güzel tespit ile son verelim:
“İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.”
Hüseyin Nihal Atsız