Politikamızın cahiller sürüsü tarafından yönlendirildiği apaçık ortada. Lise öğrenimini bile zar zor bitirmiş, bırakın felsefeyi ve matematiği doğru dürüst Türkçe bile bilmeyen bir grup laz müteahhit ülkenin geleceğine karar veriyor. Bu politikacılar arasında çok sık yaşanan cehalet örneklerine alışkınız ve artık gülüp geçmekten öteye yorum bile yapmıyoruz.
Ama başka bir kesim var ki onlar okumuş cahiller. Burada yapılan yorumlar beni çok daha büyük hayrete düşürüyor. Kitleleri konsolide etmek safları sıklaştırmak ve bir tehdit yaratmak üzere toplumsal lisana zarar vermek artık bir siyaset geleneğimiz oldu.
Türkiye’de faşizm asla idrak edilememiş, tıpkı Fransız İhtilali gibi -hatta çok daha etkisiz şekilde- bir kulağımızdan girip ötekinden çıkmıştır. Türkiye en despot generallerin dönemlerinde bile tıpkı yumurtasından fırlayan bir Caretta caretta gibi demokrasiye ulaşmaya çalışıyordu. Ancak hiçbir zaman bu hedefine ulaşamadı. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu şu fıkra ile özetleyebiliriz.
Temel Trabzon’dan New York’a yüzmeye karar verir. Önce Karadeniz’i sonra Marmara’yı Ege Denizi’ni Akdeniz’i Atlas Okyanusu’nu geçerek nihayet New York’a varır. Tam özgürlük heykelini görmüşken “Bu New York’a varacağım yok bari geri döneyim.” der.
Biz de tarihte demokrasiye her yaklaştığımızda geri döndük. Şimdi tafsilatıyla anlatmaya lüzum yok ama 1960 darbesi dahil olmak üzere tüm darbelerimiz aslında demokrasiye ulaşma çabasıdır. Bu meseleden başka bir yazıda bahsederiz.
Faşizm ise demokrasinin ekonomi ve önemsiz birkaç başlık hariç her konuda karşıt tezidir. Gelgelelim Türkiye’de gerçek anlamda bir faşizm asla mevzu bahis olmamıştır. Bu iddialarda bulunanlar genellikle cahil oldukları için faşist düzenin gereklerinden bihaberdirler.
Halihazırda Demokratik Değiliz
Herhangi bir sorunu bir metod olmadan çözmek rasgele ipleri çekerek bir düğümü çözmek gibidir. Bazen işe yarar ama çoğu zaman daha karmaşık hale getirir. İşte kelime ve kavram bilgisine sahip olmadan siyaset icra etmek de buna benzer.
Şu an bir demokraside yaşamadığımız için ne yaşadığımıza dair suallere cevaben aklımıza ilk gelen şey demokrasinin antitezi olan faşizmi tecrübe ediyor olduğumuzdur. Halbuki bu yanlıştır. Demokrasi dışında pek çok “demokratik olmayan” rejim mevcuttur. Bizim şu an yaşadığımız ise bana göre rekabetçi otoriteryalizmdir. (Competitive Authoritarianism)
Demokratik olmayışımızı bunun toplumun faşist eğilimi ile açıklamak da ayrı bir tercihtir. Buna göre toplumun faşist kısmı politik laf salataları ve demagoji ile aslında faşist olmayanları da faşist gibi hareket etmeye zorlamaktadır. Çünkü demagoji asla kaybetmez özellikle politikada. Doğrudur demagoji asla kaybetmez günün sonunda umumi kanıya aykırılıkların da asla galip gelmesinin mümkün olmayacağı gibi. Ama bu da bizim durumumuzu açıklamıyor çünkü bizim halkımız faşist değil.
Son cümleye itiraz edebilirsiniz, neticede en Atatürkçüler bile Fatih’i sever, Kanuni ile övünür. Bunun faşizm olmadığını siz de biliyorsunuz ama tarihi şahsiyetlete bu kadar muhabbetin de normal olmadığını hissediyorsunuz.
Türklerin Hastalığı Ne?
Atalarımızı sevmenin nesi yanlış? Ya da modern Türkiye Cumhuriyeti’ne ağız dolusu hakaretler etmeyi neden gerektiriyor? Modern Türkiye karşıtlığı neden son bulmadı ve 21. yüzyıla kadar siyasetin bir parçası olmaya devam etti?
Öncellikle atalarımızı sevmede yanlış olan hiçbir şey yok. Herkes dedesinin diğer dedelerden üstün bir tarafları olduğuna inanmak ister. Dedesi Kanuni’nin şerefine yapılan bir savaşta boşu boşuna ölmemiş olmalıdır. Hayır o boşu boşuna değil dünyaya hüsn-ü hulku tesis etmeye İslamiyeti kaim etmeye Devleti Aliyyeyi daim etmeye uğraşırken ölmüştür.
Bunların hepsi de klasik emperyalizmdir. Emperyalizmi anlamak ise belki süt isteyen bir çocuğu anlamak kadar basittir olimpiyat sorusu değildir. Emperyalizm faşizm ile çok farklıdır ve biri diğerinin küçük kardeşi değildir. Evvela emperyalizm evrenseldir. Tüm insanları müreffeh bir biçimde bünyesinde birleştirmek ister. Faşizm ise ırk temellidir. Eğer Türkler faşist olsalardı 7 senede 6 milyon göçmeni ülkeye getirip besleyen ve bunu da bir iftihar meselesine dönüştüren parti defaatle iktidar olamazdı.
Fikri Gerilik
Bu da elbette Türklerin başka geri kaldığı sahalardan biri. Onlar televizyonda müslüman olan bir İngilizi, Türk yardımı götürülmüş zenci bir aileyi gözyaşları ve büyük bir vakarla seyrederler ama yanı başlarında çocuğuna okul kıyafeti alamadığı için intihar eden babaya belediyenin önünde işsizlik yüzünden kendini yakan gence kayıtsızdırlar.
Aynı şekilde Gaziantep’te Suriyelilerin bıçakladığı genç de Türklerde bir toplama kampı yaratma isteği uyandırmadı. Türk kızlarını her gün taciz eden a’nanelerimizi hiçe sayarak eski hayatını devam ettirme gayretiyle üç dört eş edinen, sürekli çocuk yapan Araplara ya da halen kız çocuklarını okullara göndermekten imtina eden kaçak elektrik bedelini ödediğimiz Kürtlere karşı da toplumda kollektif ve örgütsel bir tepki de yaratılmış değil. Neye dayanarak Türklere faşist denildiğini anlamak benim için büyük bir soru işareti. Aslında burada iddia edilebilecek bazı şeyleri tahmin edebiliyorum (faili meçhuller, toplumda ırkların eşit görülmemesi vs.) ancak hiçbiri ciddi iddialar olmayacaklardır.
Terminolojiye yabancı kimseleri yormamak adına yalnızca Kontrgerilla olarak ifade edeceğim bu tüm dünyada kullanılmış ve komünizm karşıtı olan gizli hareket, PKK (Kürdistan Komünist Partisi) komünist hareketine bağlı insanları elbette etkisiz hale getirmiştir ve bunda suç teşkil eden bir durum yoktur. İşin ilginci Türkiye’deki anti komünist hareketler hiçbir zaman (90’larda dahi) yalnızca Kürtleri vurmamıştır. Bunun pek çok ispatı olduğu gibi başlıktan uzaklaşmamak adına bunlara da yine yer vermeyeceğiz.
Kürtlere bir önyargı olduğunu inkâr etmeyeceğim gibi bunun çok nahak bir kanı olduğuna da inanmıyorum. Sosyal anlamda Türkiye gibi bir ulus devlette yaşayan ortalama bir Kürt, Amerika gibi çok uluslu bir devlette yaşayan zenciden çok daha iyi durumda olmasına rağmen, Türkiye’nin kuruluş umdelerine ve ekonomisine bir zencinin ABD’ye olduğundan daha az bağlıdır. (Türkiye’nin ulus devlet olmasına yaptığım vurgu Kürt bölgelerinde Kürtçe tabela kullanımı, Kürtçe öğreten devlet kurslarının açılması gibi tezatlara vurgu yapmak içindi.)
Kürtler şunu mu bekliyorlar: Ülkedeki her fırsattan eşit yararlanmak ancak hiçbir cefaya ortak olmamak. Hakikatte istediklerini alıyorlar. Oy hakları, seyahat hakları, eğitim hakları ila-ahir bütün hakları var. Ancak her hak bir sorumluluğu getirir. Bunun bilincinde olmadan her hakta olup sorumlulukları reddetmek vicdana sığmadığı gibi buna tepki duymak da faşistlik sayılmaz. Kürtlerin “duygusal kopuş” ya da “özerlik talebi” halkta karşılığı olmayan basit bir blöftür. Türkler olmadan ortadoğu bataklığında on beş dakika var olamayacakları gibi elektrik faturası ödemek ya da konut vergisini yatırmak gibi yeni kavramlara da kolay alışamayacaklardır.
Bu iddialarla ırkçılık ya da faşistlik yaptığımı düşünebilirsiniz ama dikkat ettiyseniz tek sefer bile Türklerin üstün olduklarından bahsetmedim. Bu bir tepkidir ve tepki yalnızca haklı ya da haksızdır. Fransa’da bunlar konuşulduğunda dünyanın hiçbir ülkesi (Türkiye hariç) Fransa’ya ırkçı demiyor ya da demokrasisini sorgulamıyor. Norveç’te bir adam makineli tüfekle 77 kişiyi taradığında ve 5 yılda bir değerlendirilmek üzere 21 yıl hapis gibi komik bir ceza aldığında bile Norveç’i kimse faşist diktatörlük ilân etmedi. Çünkü bunlar ulus devletlerdir ve ulus devlet ne kadar demokratik olursa olsun azınlıklara %100 eşitlik, koruma ve sevgi vaat etmez zira bu devlet egemenliğini sorgulatacaktır. Bugün Türkiye’de yapılan Suriyeli seviciliği 21. yüzyılda eşine rastlanmayan bir emperyalizm örneğidir ve büyük bir utançtır.
Velhasıl Türkler ırkçı değildir hatta çok eskilerde kalmış en aşağı yüz elli senelik bir emperyalizm yüzünden olması gerekenden çok daha fazla hoşgörülüdür. Evet bu yöntem 18. yüzyılda işe yarıyordu çünkü farklı kültürlere hoşgörü çok uluslu imparatorluğun bir arada kalmasına ve toprak büyütmesine yarıyordu ancak şu anda sadece aptal gibi görünmemize sebep oluyor. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman Belgrad’ı fethettiğinde Papa bu işgali tanımadığını Vatikan’ın her köşesinde söylesinde bile kavuklu bir vergi memuru ertesi yıl Belgrad’a gittiğinde vergisini toplardı ve bununla ilgili kimsenin yapabileceği bir şey yoktu. Şu anda ise 40 yıldır egemenliğimiz altında olan Kuzey Kıbrısla Avrupa arasında bir ticaret ağı kurmakta zorlanıyoruz. Yarın Esad çıkıp “Türkiye tüm Suriyeyi alsın” dese bile bu bizi ancak ekonomik bir çöküşe ve tüm dünyada yalnızlaşmaya götürür.
Binaenaleyh eğitim şart.





Görsel 4: Saddam’ın heykelinin yıkılış ânı. 2003.
Görsel 5: Hayvan dokusundan sentetik et üretimi. (Eğer yeterince iyi bir hümanistseniz “milyonlarca insan böbrek nakli beklerken inekleri kurtarmak için mi in vitro organogenez kullanılıyor !” diye düşünebilirsiniz. Ama bahsetmiştik inek hayatının insan hayatından kıymetsiz olduğuna kim karar veriyor? İnsanlar mı? Bu kadın cinayetlerinin sorumlularını davaların hâkimi yapmak gibi saçma bir şey. Ama bir saniye…)



